15 Kasım 2011 Salı

Ölüm üzerine...


Söylenecek söz yoktu hiçbir zaman gidenler gitmiş, kalanlar kalmıştı yarım kalan her hikayenin ardında.
Arkalarında kalanlardaysa ölümün matemi, sessizliği, derin acısı, yarası içlerine işlemişti.. Ruhunu ölen kişiyle doldururken insan anlıyor hayatın kısa ve anlamsız olduğunu… Sonsuzluğa, ebediyete ulaşırlarken onlar eski hallerini düşünmek tek tesellimiz oluyor hatırlayarak acımızı hafifletmeye başka bir deyişle ‘unutmaya’ çalışıyoruz. Unutmak zor. Ama devam etmek için, ölen kişi yaşatmak için acıyı hafifletmek, bunun içinse unutmak, unutabilmek gerekli  ama asla üzüntüden yıkıldığımız o anlarda bu gelmiyor aklımıza… Tek çabamız o yarım kalan hikayede başka bir bedenin çıkması ortaya tamamlaması, son cümleye son noktayı koyması bir daha hiçbir şey eklenemeyecek şekilde; eksiksiz, hatasız… Sonsuzluğa erişen ruhu rahat ettirmek bu dünyadan ölüp gidenlerin nereye gittiğini bilmeden, öleni yaşatmak onu ölümsüz kılmak sonsuzluğun yanında tek çaba bu, o acının yanında. Ölen kim olursa olsun acı hep aynı sadece hisseden bedenler, hissedenlerin sayısı farklı… Küçücük yüreklerde bile o bilinç oluşunca içlerinde onların da ruhlarına işleyenler aynı; ölüm… Herkes için aynı dilde bırakıyor kalemini bir anda ölüm herkesin anlayabileceği şekilde yazdığını sansa da öyle olmuyor işte her zaman bir yerde ölümün gerçek ve acı karmaşıklığı var, hep var en zor olanı da o karmaşıklığı çözmek işte… Ölenle ölünmez denilse de, ölenle böyle ölünüyor işte. Yaşarken ölmek bir nevi buna deniyor. Yaşarken ölmenin bir parçası işte bu herkes için aynı olan gerçek !
Ama ne oluyorsa çoğu insan için en gerçek şeyler aşk ve nefret peki ya ölüm ? Ölüm gerçekten nerede sizce ?

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Zaman...

Zaman… Herkesten bir şeyler alan, aldıklarını sadece karakterleri değiştirerek başka insanların hayatlarına serpiştiren, insanların ortak bir paydasıdır aslında…
                Hayat gibi zaman da yontulmamış bir odundur. Onu yontup şekillendiren o zamanın içinde bulunandan başka kimse değildir. O yontulan zamana kimlerin katılacağına da ilk önce zaman, sonra da o zamanı yaşayan kişi karar verir. Zaman birisi tarafından şekillenir, o kişinin zamanın içine soktuklarıyla renklenir…  Herkes için aynıdır zaman. Bir yıl neyse, herkes için bir yıl odur. Farklı olan sadece paylardır. Zaman dünya gibi dönüp durdukça her döndüğü turda birsinin hayatından acı, tatlı yaşanmışlıklarla dolu bir kareyi başkasının hayatına atıverir öylesine… O kare tekrar hayat bulur başka bedenlerde, başka isimlerde, başka renklerde… Karenin aynı oluşu önemli değildir. O kareyi anlama tarzı da önemlidir. O tarzı edinmek de zamanla olur. Zaman kimsenin yok oluşuna da aldırmaz. Paylardan birisi yok olup gitse de o payın boş kalmayacağını da bilir kendi içinde, belli etmeden… Zaman bir insan gibidir. Bencilleşir kimi zaman birileri için, kimi zaman mutluluk getiren biridir başka birileri için.. Zaman böylece yaşanır ve biter. Acı tatlı günlerle, siyah-beyaz karelerle, cıvıl cıvıl renklerle, gözle görülemeyen hislerle… Zaman bitince hayatta biter. Hayat bittiği anda da şu dizeler gelir Yahya Kemal’den:
                Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
                Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan…
                Der o dizelerde…. Zaman hatırlatır bazen hayatın ortak paydasından,  başka bir hayatın ortak  paydasına gidenleri,  o gidenlerin hayatına renk katan kişilere..
                O kişiler de gidenleri, hayatı, zamanı nasıl yonttuklarıyla, nasıl şekillendirdikleriyle, nasıl bir esere dönüştürdükleriyle hatırlar onlar gitse de…


16 Ağustos 2011 Salı

İçimizdeki Çocuk

Düşlerimizden koparak çıkagelen hikayelerdir bizim aynamız.


Biz onlarla biziz. Orada bizim içimizdekiler yaşıyor. Onlar nasılsa biz tıpkısıyız. İkiz kardeş gibi.. Biz olgunlaştıkça onlar da olgunlaşıyor ama içimizdeki "dünyayı pembe gören çocuk" havası hiç eksilmiyor. O çocuk hiç hayattan nasibini almamışcasına öyle duruyor. Büyümüyor da.. Bizim aksimize küçülüyor. Bizim çektiğimiz acıları çekiyor belki ama belli etmiyor. Belki anlamıyor, belki de anlamamazlığa yatıyor. O da onun huyu işte. Nasıl başarıyor bunu onu da bilen yok ! Aynadaki tablo simsiyah da olsa rengarenk de olsa fark ettikleri hep aynı o çocuğun. Biliyor ki 'rengarenk' tabloyu rengarenk yapan kafamızda oluşan kendimizi kandırdığım "pembe" yalanlar. Küçük olsa da aynı demiştim ya o çocuğa. Olgunluğu da hep aynı. Hatta bizimkinden çok daha fazla. O olgunluk ona bunları fark etmesini sağlıyor. Aynı 5 yaşındaki çocuğun kötü bir haber aldığında her şeyin düzeleceğine inanarak hiç tepki vermemesi gibi... O çocuk geçmişi hiç bırakmıyor ama geçmişe bağlı da yaşamıyor. Geleceğe yönelik yaşamayı sevmiyor ama geleceksiz de yaşayamıyor. Garip o çocuk aynı hayatın cilvesi gibi. Hiç değişmiyor ya böyle de aynen hayatın durağanlığı gibi...


Ama o öyle. Kendi halinde. şimdi tek diyeceğim şu : Ne olur o çocuğu kendi haline bırakın !