25 Aralık 2012 Salı

2013 Hedeflerim

-55 Türkçe, 10 İngilizce, ve okuyabilirsen Almanca kitap oku.
-Daha çok imza gününe git.
-Söyleşi planını gerçekleştir.
-Kilo ver.
-Daha çok yazar tanı.
-Daha çok yazarla tanış.
-Daha çok yaz.
-Blogunla ilgilen.
-Değer verdiğin insanları koru.
-Ailenle daha çok vakit geçir.
-İzleyebildiğin kadar film izle.
-Kitap planını tamamla, en az bir kişiye okut.
-Ders çalış.
-Hedef belirle.
-Asla kimseden korkma!
-Daha çok gülümse, daha az ağla.
-Müziği asla bırakma.
-Kendini kimse için üzme.
-Daha az sinirlenmeye çalış.
-Kendini kimseye/hiç bir şeye kaptırma.
-Tiyatrodaki rolünün hakkını ver.
-Uyku düzeni edin, bu saatte blog yazısı yayınlama!


Ve listedeki her şeyi yap!

Sen de anlamlı bir yıl ol 2013, herkes için.
Savaşlar, kavgalar, laf dalaşları bitsin. Barış, adalet, özgürlük gelsin.
Daha iyi bir dünya için adım atacağımız yıl, bu yıl olsun, daha fazla geç kalmamak için.
Herkese iyi yıllar.

8 Kasım 2012 Perşembe

iki yazı.

Sınavlar başladı, her şey değişti anlayacağınız...
Ama ona rağmen yazmaya zaman buldum, yazmak zorundayım çünkü...

Şu günlerde daha iyi anladım, yazmadan olmuyor, olmayacak da. Kendimi birilerine anlatamadıkça, içimdekileri tam olarak dökemedikçe ben, ben olmuyorum, olmayacağım, istesem de olamayacağım, yapım böyle; dışarıdan hala aynıyım, hala aynı Ece'yim ama içimde neler oluyor, neler dönüyor ben bile bilmiyorum.
Kendimi kolay kolay dışa vuramıyorum, içimdekileri kolay kolay yansıyamıyorum.
Belki de tüm kaybım bu yüzden, en büyük hatam belki de bu... Kim bilir...

Çalıişmadan hiçbir şey olmuyor, bunu da bir kez daha anladım bu günlerde, seçim yapmam gerekti ve bana hayat bir kez daha ''çalışmadan olmaz.''  dedi, hayata karşı bir inadım var, ama bu sıralar haklı gibi, çünkü gerçekten çalışmadan hiçbir şey olmuyor, olunmuyor be azizim. Yeteneğim olmadığını bile bile yazıyorum, yazar olmak istiyorum, çalışıyorum, o yüzden diyorum ya çalışmadan olmuyor diye...
Hem yazarlıkta, hem derslerde, hem de genel olarak hayatta, hayata çalışmak gerek, her zaman karşına çıkacak sınavlara hazırlıklı olmak gerek.

Yoksa, elde kalan sadece senden arta kalan parçalar oluyor, ve ömür asla o parçalara bakarak geçireceğin bir zaman dilimi olamayacak kadar kısa, bir o kadar da zorlayıcı, başa çıkmak için çalışmak gerek, yaşamak için, en basitinden..


-

Neler oluyor bilmiyorum, tek bildiğim şu, yazar olmak istiyorum ama yeteneğim yok, hislerimi anlatmak için yeteneğe de ihityacım yok. Başta hayata olmak üzere herkese karşı inadım var, inadım ve özgür bir ruhum var, ne giderse gitsin hayallerimle birlikte benimle kalan bir tek onlar var...
Ha bir de, iyi bir üniversite hedefim, mühendisliğe belki diyen bakış açım da sürekli benimle, ne zaman bir hata yapacak olsam onlardan biri kurtarıyor beni, dersler konusunda yapamıyorum, bırakıyorum dediğim am gözümde birer birer üniversiteler canlanıyor, devam ediyorum çalışmaya, yazarlıktan ne zaman vazgeçmeye kalksam, yeteneğim yok diye bırakmaya kalksam inadım ve özgür ruhum hayallerimle giriyor devreye, beni içine düştüğüm o yanılgıdani yanılgılardan bir tek onlar kurtarıyor, kurtarabiliyor...

Hayallerimi küçümseyenler oluyor bazen, hırsımla dalga geçenler, inadımı umursamayanlar; aslında her şeyi onlara karşı yapasım geliyor, yazdıklarımla bir yere gelmek ve sonra onların hepsine dik dik bakmak, '' bakın ben hayallerime ulaştım !'' demek geliyor içimden...

Seçim yapmam gerekiyor kimi zaman, yazmayı nereye koyacağımı bilemiyorum, o yüzden biraz boşluyorum yazmayı, sonra kimi zaman onlara inat yazasım geliyor, kimi zaman ihtiyaç duyuyorum yazmaya, bu sefer çok zorlanıyorum, çünkü yazmak öyle bir şey ki, boşlamaya gelmiyor, küsüyor, darılıyor sana...
Gönlünü almak kolay olmuyor asla, hem de bu hatayı üst üste yaparsan, sürdürürsen kabahatini, kabahatli olmaya devam edersen iş daha da zorlaşıyor...

O yüzden her zamanki gibi yazıya ve kendime söz veriyorum, arayı çok açmayacağım !

İçimdekileri döktüm yine, ve yine siz okudunuz, teşekkür ederim, işte tam da bu yüzden !

-Mavi Kız

12 Ekim 2012 Cuma

Müzik.

Müzik dinle, her şeye rağmen !
Çünkü müzik; öyle bir güç ki seni dış dünyadan ayırabilecek tek şey, çünkü müzik öylesine bir masal ki seni en uzak diyarlara bir tek o taşıyabilir...

Seni bazen bir tek o anlar, bazen müziğin içinde kaybolmak, şarkıdaki bir nota olmak istersin. Müzik öyle bir şeydir ki, seni sen yapar.
Sana güç verir, ilhamın olur, hayalin olur, sırdaşın, yoldaşın olur; müzik... Senin kimi zaman yanında olan tek şeydir.

Senin hislerini bazen notalar ifade eder sana, kimse sana yardımcı olamazken bir şarkı; o bir şarkı seni sana anlatır. Ortak düşünceler gizlidir şarkılarda, müzik o yüzden evrenseldir ya işte... O ortak düşünceler rahatlatır seni, o şarkıyı yüzlerce kez başa sarıp bıkana kadar işte o yüzden dinlersin. Şarkıya bağımlı olursun adeta...

Şarkıyı söyleyenin sesidir bazen seni o şarkıya bağlayan, bazen şarkının sözleri; bazense, müzik aletinden dökülen o notaların sana yaşattıkları...
Ama hiçbiri önemli değildir şarkıya bağlandıktan sonra, çünkü sen neden o şarkı diye asla sorgulamazsın, sorgulayamazsın, sorgularsan işin büyüsü bozulur, şarkının eski tadı kalmaz artık senin için...

Bazen şarkılarda hayallerini görürsün, bazen acını, bazense karmaşanı... Sana hitap eden ritimle birleşen sözlerle hayatın devam eder aslında, basit ama aynı zamanda karmaşık, kolay ama aynı zamanda o ritmi bulmak biraz da zor...

O yüzden diyorum ya ''Müzik dinle, her şeye rağmen !'' çünkü müzik seni sen yapan şey, kimse yoksa müzik var, müzik yoksa sen bile yoksun ya zaten...

9 Ekim 2012 Salı

PuCCa Günlük-Her Şeye Rağmen Tabularımı Yıktı !

Herkesin elinde bir ''dizüstü edebiyat'' kitabı görüyordum, ve şunu açıkça söylemeliyim ki bu cidden sinir bozucuydu. Yazar olmak isteyen biri olarak ''dizüstü edebiyat''ı sevmiyordum o dönemler ve bunu okuyan herkese söylemekten de çekinmiyordum. Ta ki bir gün bu kitapları merak edip de alana kadar...
Annem iş çıkışı kitapçıya gideceğini söyledi ve bana da bir şey isteyip istemediğimi sordu, ben de merakıma yenik düşüp PuCCa Günlük-Küçük Aptalın Büyük Dünyası'nı alır mısın ? dedim, Tamam dedi ve alıp eve geldi.. O gece kitaba başladım ve gerçekten etkilendim, PuCCa'nın o kıvrak zekası, başından geçen olaylar, o anlatım tarzı falan beni etkilemişti, hani kitabın kapağının altında denilen doğruydu ''Okurken bitmesini asla istemeyeceksiniz !''
Kitap 2 günde bitti, resmen boşluğa düştüm, ben bunca zaman neden okumadım ki bunu, o kadar ağır kitapların arasında bak ne güzel mola oldu bana diye diye 2. kitabı almak üzere kitapçının yolunu tuttum, ilk kitabın ikinciden tek farkı, ilk kitabı okurken rahattım, bitse de devamı vardı sonuçta, ikincinin devamı yoktu, o yüzden ikinci kitap çabucak bitmesin diye uğraştım bile diyebilirim, ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım kitap o kadar akıcıydı ki, kitabın enerjisine kapılıpyine gece uyumadm, gündüz tenefüse çıkmadam, otobüste müzik dinlemeden, yani yemedem içmeden (abartmış olabilirim :p) kitabı okudum ! :)
Kitapta en çok etkilendiğim kısımlardan biri de bölümlerin başlıkları oldu ! Bazılarına o kadar çok güldüm ki, ''Ben bunları düşünsem aklıma gelmezdi, bak PuCCa'nın aklına ne güzel gelmiş !'' bile dedim, kitabı okurken en çok maruz kaldığım soru tabii ki de ''Ece, ne oldu da fikrin değişti ?'' oldu, ilk kitabın başlarında ''Her kitap bir şansı hak eder.'' dediysem de sonralarda ''Haklıymışsınız, kitap cidden harika !'' demeye başladım !
Evet, herkes haklıydı çünkü PuCCa gerçekten de içimizden biriydi ve yaşadıklarını öyle samimi, öyle içten anlatıyordu ki bazen onun derdine çözüm bulmaya çalışıyor, bazense onun gibi bazı karakterlere sövmeye başlıyordum. PuCCa'nın dertlerine ortak oluyordum yani ! :)
İlk kitabın arka kapağında yer alan Rahşan Gülşan'ın kitap hakkında söyledikleri gibi ''PuCCa hepimizin içinde olanı ''Bunu ben yazmalıydım'' ya da ''Hah, evet ya ben bunu naısl düşünemedim'' dedirten bir hatun kişi... O gerçek bir devrimci. Bizim neslimizin çok sevdiği ''Başkası olma Allah belanı versin, bir kere de kendin ol'' akımının en iyi temsilcilerinden biri... Bu kitap tavsiyeler tavsiyesi... (İnsan, eli kalem tutan biri olarak inceden kıskanmıyor da değil bu kıvrak kalemi :)''

Aşka ve başka bir takım şeylere karşı bakış açımı değiştirebilen, tabularımı yıkan, ağır kitapların arasına bir mola olabilecek kitaplardan olan PuCCa Günlük serisi herkese şiddetle tavsiye edilir !

3 Ekim 2012 Çarşamba

Hamit Çağlar Özdağ'a bir kez daha teşekkürlerimle...

Yazarlardan imza aldıkça blogumda olanı biteni paylaşmaya çalışıyorum (Ankara'da takip ettiğim çoğu yazarın imza günü yapmaması benim suçum değil ama !) şimdi sırada son aldığım imza var, Hamit Çağlar Özdağ'ın imzası... Benim için en değerli imzalardan... :) Bu imza yalnız elimde yok şu an, yani şöyle anlatayım; arkadaşım Hamit Çağlar Özdağ'ın da orada olacağı bir panele gitti, Doğu Yücel'i görmeye, ben de hemen iletmesi için mektup tarzı bir şey yazdım, ve kendisinden imza istedim... Zaten arada kendisine attığım tweetlerle tanışma ve imza isteğimi sıka belirtiyordum :) Hatta kendisinden de çok güzel geri dönüşler alıyordum.. Sağ olsun Çağlar Abi de bu isteğimi geri çevirmemiş ve bana bir kağıda imza atmış ! :) Kendisine gerçekten çok teşekkür ediyorum ve twitterdan da sürekli yinelediğim Kan Muskaları'na bir imza ve tanışma isteğimi tekrardan iletiyorum :)

Hamit Çağlar Özdağ kimdir ?

1983′ün baharında doğdu Hamit Çağlar Özdağ, her çocuk gibi o da ağabeyini bol bol kızdırdı, anne babasını sıkça telaşlandırdı. Ankara simidiyle büyüdü, başkenti Bahçelievler’le, TED’le, AAAL’yle, ODTÜ’yle, ve SSK işhanıyla sevdi. Her mühendislik öğrencisi gibi o da calculus’ten nefret etti. Triatlona gönül verdi ama Çayyolu asfaltı vücudunda birkaç iz bırakınca vazgeçti bu sevdadan. Üniversitelerdeki topluluklara verdiği emeği derslerine verseydi notları daha iyi olurdu ama kendisi gibi olmazdı şimdi. Genellikle harçlıkları haybeye harcandı, bugün sorsanız; yine aynısını yapardı.

İstanbul’daki seneleri başladığında bir yandan iş, diğer yandan da boğaza nazır bir yüksek lisansla uğraşmaya karar verdi. Vapurun, tramvayın sefasını sürmek keyifliydi, Moda huzur, İstiklal’se coşku oldu damarlarında. Gizem hayatına girince renklendi ufku, aşk güzel şeydi.
Bugün hala İstanbul’da sürüyor hayatı, günlerin deviniminden kalan minik zaman katrelerinin kıymetini bilerek yaşıyor...

(kaynak: Hamit Çağlar Özdağ'ın internet sitesi www.kanmuskalari.com)

P.S: Kendisine ilettiğim mektupta ona kitabı hakkında video çekip çekemeyeceğimi sordum ve olumlu yanıt aldım, derslerim düzene girdiği an videoyu çekmeyi planlıyorum :))

İşte imzam !:) :


18 Eylül 2012 Salı

3 hafta sonra...

Hani dizilerde olur ya, bir anda geleceğe giderler, altta bir yazı çıkar misalen ''bir yıl sonra...''. Benim blogum için de geçerli olsun şimdilik bu, diğer yazımın üzerinden bir şey belirsin ve ''3 hafta sonra...'' yazsın...
Tam 3 haftadır yazdığım ilk yazı bu çünkü... Blogla alakalı değil bu, kendimle alakalı, kendimle verdiğim bir mücadele, kendimle yüzleşmenin sonucu diyelim... Yeni süreç malum, liseye başladım, 9. sınıfım artık. :) Büyüdüm ama içimde hala bir çocuk var, 4 sene sonra üniversitede olacağını kabul etmeyen, bir yanımda da benden daha olgun biri var, o diyor ki bana ''Lisede derece al, çabala, çalış, iyi bir üniversiteye git, altın bileziğin olsun o kolunda, sonra ne yaparsan yap. Ankara Üniversitesi Dil-Tarih-Coğrafya mı istiyorsun sonra ? Git oku. Dramatik Yazarlık değil mi istediğin bölüm ? Tamam, gir yetenek sınavına, kazanırsan git oku, kazanamazsan başka üniversiteninkine girersin.'' Haklı aslında, ailemin dediği şeylere benziyor onun da dediği, ailem de haklı, içimdeki ''büyümüş Ece'' de haklı...
Kızamıyorum o yüzden ona, onlara... Kendime kızıyorum, yaptığım hatalar için, keşkelerim için, geçen senelerde neden daha çok çalışmadığım için, hatta bazen yazı yazdığım için...
Yazmak bir birey çünkü, onu boşladığınız anda size darılıyor, kapısından içeri almıyor sizi, hesap soruyor başta, seni sorguluyor, sonra biraz yumuşarsa kapıyı aralıyor... O kapıdan girmek zor oluyor da çıkmak hiç zor olmuyor... Aksine çok basit oluyor, kapıyı açıp kaçabiliyorsun, o arkandan gelmiyor nasıl olsa... ''Yine mi kaçtı bu?'' diyor sadece, bazense bunu alışkanlık haline getirdiğinden olsa gerek, susuyor, kızamıyor bile, kızmak alışkanlık olmuş, sıradan olmuş onun için... Ne yapsa boş, kendini tüketmiyor o yüzden...
Hele benim gibi canı istediğinde yazan biriyseniz, yazı artık size alışmış oluyor, onunla artık bir mecburiyetten görüşüyorsunuz sanki, ama o mecburiyet öyle bir şey ki, bir yazıyorsunuz, kaç yazıya bedel yazıyorsunuz...
Bir anda bitiyor içinizdekiler, kuş gibi oluyorsunuz, ilham cinlerinizin yönlendirdiğini yapıyor, onun bir nevi kuklası oluyor, sonradan ipleriniz çözülünce rahatlıyorsunuz.
Yazar olmak istediğimi söylüyorum her seferinde, Elif Şafak gibi olayım, Doğu Yücel gibi olayım diyorum, çabalıyorum da, sonucunu da almıyor değilim, daha bir senelik bir blogum olmasına rağmen Elif Şafak bile paylaştı, ne kapılar açtı bana... Bir çabanın sonucunda oldu sonuçta bunlar, benim çabamın, içimdekilerin sonucunda oldu bunlar, hayalimin, hedefimin, onlara inanmamın, inanacak olmamın sonucunda...
Şimdi buraya nereden geldik diyorsunuz kesin ? Yazmaktan bahsederken geldim işte, diyorum ben bu yazma şekliyle nasıl yazar olayım ? Canım istemez, içimden gelmez yazmam ben, yazamam... Sınavlarda da öyleyimdir, okulda. Türkçe sınavlarında bu huyum yüzünden az 30 üzerinden 20 almadım ben, ya da bir anda içimden gelerek yazdığımda 30/30 almışlığım da görülmüştür. Yarışmalarda da öyleyimdir. Bir yarışma formu gelir, tamam derim, bazen bir gecede biter, son gecede; bazen elimde sürünür, yazamam, katılmam yarışmaya, hiç de pişman olmam bu yüzden, içime sinmeyen bir iş yapacaksam hiç yapmayayım daha iyi. Öyle değil mi ama ?
Yazmak hep anlattığım gibi böyle bir şey işte, öğrenci olmak da buna benziyor, içimdeki ''büyümüş Ece''nin dediği şeye geliyor yine laf dönüp dolaşıp, bir de ben kendimce yazmayı anlattıktan sonra bana dediği şu sözlere; ''Bak, gördün mü ? Sen ki haftalarca yazının kapısına uğramayan kız, biraz çalışsa okulda fena bir yere gelmeyecek olan kız, haklı değil miyim sen söyle ? Haklı değil miyiz sen söyle ? Altın bilezik diyoruz saçma geliyor ama güvencen o senin, yazarlık eğitim olmadan da olur, ama eğitimin olmadan öyle kalırsın...''. ''Ama ama, açıklayabilirim !'' diyorum, ''Açıklama gerekmez !'' diyor bir anda, işte o an yine anlıyorum, yazar olmak için matematik de çalışmak gerek biyoloji de, fizik de çalışmak gerek, coğrafya da... Çünkü sen okumadan hiçbir şey olmuyor be azizim !

17 Eylül 2012 Pazartesi

Biraz amaçsızca, biraz amacına uygun

Bu blogun amacı yazılarımı paylaşmaktı, yazmamın genel amacı içimi dökmek... Ama öyle olmadı, gel gelelim ben bunu yeni anladım. Öyle olmadı çünkü yazdıklarımı sakladım herkesten, bazen kendimden, öyle anlar oldu ki içimdeki bir nefret yüzünden tüm yazılarımı yırttım attım. Peki o nefret kimeydi ? O nefret neden benimleydi ? Açıkçası kimseden nefret etmedim, bir anlık bir his olarak barındı bende nefret ama çok güçlü olacak ki yazılarımı çöpe yolladım kaç defa, bazen diyorum iyi ki de atmışım...
Şimdi belki de ilk kez içimi döktüğüm bir yazı olacak bu, size, bu yazıyı okuyan herkese.. Herkesi dostum bileceğim ve anlatacağım her şeyi, yarın okul var ve ben yazıyorum, çünkü buna ihtiyacım var, baksanıza 3 haftadır bloguma yazmadım, elime kaç gündür kalem almadım...
Ve ey sen bunu okuyan sabırlı insan, Can Bonomo'nun Süper şarkısında da dediği gibi ''Bana deli deme, deli değilim ben !'', ben sadece yazıyorum, yani bir nevi terapi bu.
Birini seversiniz, birine bağlanırsınız, onunla çok iyi dost olursunuz (aşk meşk durumu sananlara söylüyorum, çok yanıldınız !) her şeyinizi paylaşırsınız, ve bir gün gelir ondan nefret edersiniz, çünkü sizi rahatsız eden şeyleri vardır, ve bunlar çok ileriye gitmeye başlamıştır. Ona bunu söyleyemezsiniz çünkü temelde dostluğunuz gayet iyidir, dediğim gibi her şeyinizi paylaşırsınız, ama yolunda gitmez bir şeyler, arkadaşlığınızı da bitiremezsiniz, bitemez o kadar iyi denilen bir dostluk. Uzaktan uzağa bir köprü kurmuşsunuzdur kendi aranızda, yıkmak zordur. Biraz karmaşık bir mevzu, biliyorum ama durum böyle. Bir de anlaşmazlıklar vardır aranızda, ikinizin arkadaşlığını başlatan ortak durumlar, kişiler hakkında, ve siz bu durumda bile onunla konuşmazsınız. Ne yapacağınızı bilemezsiniz, hele benim gibi sabırsız ve sinirli biriyseniz, cidden ne yapacağınızı bilemezsiniz, yine benim gibi kaygılı, telaşlı ve kafasına her şeyi takan bir yapınız varsa, allah size de kolaylık versin ne diyeyim.. Dediğim gibi durumlar bende bu merkezde, en azından ana gündem maddelerimden biri bu.
Okuduğun için ayrıca teşekkürler sabırlı insan, iyi ki okudun, derdime ortak oldun.

21 Ağustos 2012 Salı

''Sen dünyanın en güzel on üçüncü kızısın.''-Doğu Yücel/Hayalet Kitap

Bugün doğum günüm aslında, ben de bu yüzden oturdum en sevdiğim şeyi yapıyorum; yazı yazıyorum ! En sevdiğim yazarın en sevdiğim kitabı hakkında :) Onun doğum günümü kutlarken dediği ''
ilham perileri özellikle sen yazarken etrafında vızır vızır dönsünler'' sözüne uygun bir şekilde ilham perilerim yanımdayken hemen başlıyorum...


'
Doğu Yücel hakkında yazmak için bekledim biraz, kitabın etkisinden kurtulmayı bekledim, en azından bulduğum bazı şeyleri rahatça söylerdim o zaman, ben kitabı bitireli yaklaşık 5 gün falan oluyor ben kendimi anca hazır hissettim, kitabı elime her aldığımda ''Sen dünyanın en güzel on üçüncü kızısın.'' kısmını yeniden okumuşcasına etkileniyordum çünkü...

Bir de ''Bir kızı oldu, adını Fuldem koydu.'' kısmı var ama ona değinmeyi pek düşünmüyorum, onun yerine kitap hakkında biraz bilgi vereyim size :)
Okuduğum en güzel önsözlerden biri bu kitaba yazılmış. Ama önsöz kitapta değil, Doğu Yücel'in internet sitesinde (www.duslervekabuslar.com), ben word formunda okudum, orada 4 sayfaydı, 4 sayfa olduğuna bakmayın, çok akıcı bir önsöz, ben ki önsöz okumayı hayatta sevmem, bu önsöz beni çok etkiledi, o da Doğu Yücel farkı, Hayalet Kitap farkı canım ! :) (fana bağlamadan yazıyı bitiremeyeceğim kesinleşti :p)
Ama önsözü şu açıdan eleştirebilirim, keşke yazar önsözü koyacağını kitaba yazsaymış belki daha çok kişi okurdu önsözü ! (amanıın ben Doğu'yu eleştirdim, tarihi not alın :p)

Daha fazla parantez açmadan kitap hakkında ek düşüncelerime doğru bir yolculuğa geçiyoruz şimdi de...
Kitap çok şaşırtıcı bir son içeriyor, otobiyografik bir kitap olarak tanımlayabileceğimiz Hayalet Kitap, bu yönüyle de karaktere çabucak adapte olmanızı sağlıyor, yer yer eğitim sistemimize de değinen Doğu Yücel, tespitlerini, değerlendirmelerini kitaba güzel bir şekilde aktarmış.
Karakterleri çok net kafanızda canlandırabildiğiniz bu kitapta, her karakterle ayrı bir yolculuğa çıkabilir, her an olayları kafanızda rahatça canlandırabilir, kendinizden bir parça mutlaka bulabilirsiniz.

Arka kapağında da denildiği gibi bu hikaye ''Karşılıksız ama ölüme meydan okuyacak kadar büyük bir aşkın hikayesi...'', çok uçuk kaçık, imkansız bir aşkın değil, platonik ve ölüme meydan okuyacak kadar büyük bir aşkın, gerçek bir aşkın hikayesi... Bu da kitabı sevmenizi sağlayan bir başka etken. 
Gerçeklik payının yüksek olmasından dolayı yazarın platonik aşka, sevdaya, ilişkilere karşı olan gözlemleri de samimi bir dille yazılmış, bir nevi bir ''içini dökme'' olarak gördüğüm bu kitabı herkese tavsiye ederim.
Doğu Yücel'in fanıyım diye demiyorum, kendisi cidden çok güzel bir roman yazmış yahu !

Hazır 10. yıl baskısıyla raflardayken de kitabı kaçırmayın, çünkü ''koşuun koşşuun yetişeen alıyoor !''

P.S : Amma geyik oldu ha :)

10 Ağustos 2012 Cuma

Türkiye'de Yazar Olmaya Çabalamak

Elif Şafak'ın geçen sene Habertürk'te yayınlanan yazısının adıdır ''Türkiye'de Yazar Olmak''... En sevdiğim yazılarından biridir. Ona ithafen bu yazı, o altını o kadar çok çizdiğim, neredeyse yazının tamamı kadar not aldığım yazıya ithafen...
Türkiye'de yazar olmaya çabalamak...

-Kitaplarla arandaki bağı asla kopartmamak, sürekli, deli gibi okumak, okumak, okumak...
-Yazılarını biri gördüğünde, sana yorumunu ilettiğinde tarifsiz bir heyecan yaşamak, ne zaman bir övgü duysan yüzünde kocaman bir gülümseye dolanmak, ağır bir eleştiri aldığında kırılmak, eleştiriye ne kadar açık olsan da içindeki yazma aşkını zedelemek, belki hayalinden uzaklaşmak ama ne olursa olsun bunu daha fazla sürdürmeyip ayağa kalkıp yola devam etmek,
-Yazarlara ulaşmaya çalışmak, onların sana verdikleri öğütleri kulağına küpe etmek, not almak, sordukça öğrenmek,
-Sana ''Yazar olamazsın.'' diyenlere inat bunu başarmaya çalışmak, bir şekilde bir yerlere gelmek. Dergilerde kendi yazını görünce hayranlıkla ona bakmak, hayaline adım adım ulaştığını hissederek gururlanmak, çok değer verdiğin birisi o yazını çok beğendiğinde o beğenilen yazıya daha da hayran olmak,
-Annenin, babanın, dedelerinin, anneannenin, babaannenin, teyzenin, halanın, kuzeninin, öğretmeninin, arkadaşının, kısaca seni seven herkesin arkanda olduğunu bildiğinde daha güvenle hareket etmek, bazen edebiyatçıları kıskanmak, çoğu zaman özenti olmak, ama bir süre sonra bunlardan ''arınmak'',
-Gençlik çağının daha başındayken nice insanla yazıların sayesinde tanışmak, yazılarının önüne geçmesine alışmak,
-Bir adım atmak, bir yerden başlamak için kendinle çok fazla hesaplaşmak ama inandığın iş uğruna her şeyi yapmak...
-Daha 14 yaşında yazının başlığı yüzünden sana ''faşist'' denildiğini görmek, gözlerine inanamamak,
-Her şeye rağmen bu işi yapmak, blog açmak, her yarışma ilanı gördüğünde katılmayı düşünmek, hayal kurmak, yazarları kendine hep yakın görmek, oturup çalışmak, sınav olmak, bilmediğin yerden çıktığı halde yazıya duyduğun aşkla o sınavın hakkını vermek, yenilsen bile arkandakilerinin desteğiyle, içindeki güçle ayağa kalkmak...
-Her zaman, her yerde içinde bu aşkla dolaşmak, kitap kokusuna meftun olmak demektir.

Benim için ise bunlara ek olarak...

Yazımı okuyan insanların bana ''Mavi Kız'' demesine alışmak, ''Mavi Kız'' olmak, Ece değilmişim, ismin yokmuş gibi davranılmasını sevmek., Elif Şafak blogumu twitterda paylaştığında günlerce ağzım kulaklarımda gezmek, Doğu Yücel'den her öneri aldığımda o önerileri bir yerlere not almak, o yazımı okudukça çok sevinmek, yazarlarla her konuşmamda mutlu olmak, nice insandan nice güzel dilek duymak, ikinci bir ben yerleştirmek kendime, ''Mavi Kız''ın hayatıma karışmasına izin vermek demek...
Umarım ileride bu yazımın devamını yazarım, yazar olmuş olurum o zamanlar, bu dönemlerimi anlatırım...
Belki de ''Hani bir Mavi Kız vardı eskiden, ismi Ece'ydi, Ece Tosun, işta bak yazar olmazsınz dediniz, ama oldum'' derim o filmlerdeki meşhur ''patron koltuğu''nda arkası dönük biçimde oturan ve ''Hani bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı'' diyerek koltuğuyla ''havalı'' bir biçimde dönen gencin ses tonuyla, benim hayalerimi küçümseyenlere kendimi hatırlatmak adına :)

-Bir yazıda daha görüşmek üzere, edebiyat ve müzikle kalın !

-Mavi Kız

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Blogum Dergisi Yayında !

İçinde 72. sayfada Elif Şafak-Siyah Süt yazımı bulabileceğiniz Blogum Dergisi yayınlandı :)

Okumak için: http://blogumdergisi.blogspot.com/

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Elif Başak'la Röportaj Yaptık !

Sanırım ilk röportajımın böyle olacağını asla hayal etmezdim, aslında arkadaşıma röportaj vereceğimi de hayal etmezdim, hani röportaj vereceğimi bile ara sıra hayal ederdim... Neyse... Gelelim mevzuya...
Günlerden cumartesi, akşam saatleri Elif'le konuşuyoruz, ''Ben bugün acaba röportaj versem nasıl olur diye hayal ettim'' dedim, bir süre sonra röportaj yapmaya başladık laf arasında...
Elif'ten de iyi muhabir olur benden söylemesi :)

İşte başlıyoruz...

Elif Başak: Diyelim ki seninle ilgili de intihal iddiası çıktı ve ben sana ne düşündüğünü soruyorum ?
Ece: Bu dünyada hala kıtapların birbirine benzeyeceğini anlamayanlar var, ortaya konulan iddialara bakıyorum da sadece konu ve karakter benzerlıgınden baska bır sey degıl. Intıhal demek o kadar basıt, karalamak o kadar kolay kı kımse dusunmeden, sorgulamadan bır benzerlıkte ıntıhal dıyor, bu cok uzucu ama gercek okurum hep yanımda, onlar bana guc verıyor.

Elif Başak : Vay be :D Peki ilhamının kaynakların neler ?
Ece: Her turlu seyden ılham alabılırım. Sabıt bır sey yok ama Katarsıs hep yanımdadır :)

Elif Başak: Peki idollerin kimlerdi ?
Ece: Baslıca ıdolum Dogu Yucel, hayatımın yazarı :) Elıf Safak var bır de kendıme cok yakın hıssettıgım bırısı...

Elif Başak: Yazmaya nasıl başladın ?
Ece: Yazmaya 7 yasımda annemle babam bosandıktan sonra kıtaplara daha cok ılgı duyarak basladım, sonrası zaten bir takım olaylarla geldi..

Elif Başak: Neden mavi ?
Ece: Beni en iyi anlatan renk ve yazarlığa başlama sebebim olduğu için.

Elif Başak: Türk edebiyatını nerede görüyorsun ?
Ece : Bu çok zor bir soru haddimi aşabilirim belki ama...
Iyı bır noktadayız, bu ıse gonul veren cok kısı var ama okur olarak elestırmeye, karalamaya cok meyıllıyız. Ve halk olarak da okuma oranına bakıldıgında Avrupadan  gerı kalıyoruz, bu uzucu bır durum

Elif Başak: Düzeleceğine inanıyor musun ?
Ece: Oyle bır kesım var kı onların o dusuncelerını, dogmalarını degıstırmek cok zor, ama ımkansız degıl, sadece bunu yapabilecek önemli kişiler lazım...

Elif Başak : Tüm dünya seni barış ve terör konusunda dinlese onlara ne söylemek isterdin ?
Ece : Tum dunyanın kabul ettıgı bır lıderdır Ataturk, çok sevdiğim, bır daha dunyaya asla esı benzerı gelmeyecegıne ınandıgım ınsanlardan... Ilk once ulkemızdekı teror olayları bıtsın ıstıyorum, sonra dunyada hıc savas kalmasın ıstıyorum. Onun da dedıgı ıbı Yurtta sulh, cıhanda sulh polıtkasıcıhana yayılsın ıstıyorum. Bu bızım elımızde, ıstesek pekala yaparız, yeter ki bunu isteyelim. Çok zor gibi görünüyor ama birlik olursak hiç de öyle değil...

Elif Başak: Aşk?
Ece: Insanın hayatını alt ust edebılecek sayılı seylerden. Ne oldugunu anlamadan dank dıye gelıp senı bulan o anlamlandırılması güç duygu.

Elif Başak: Seni hiç buldu mu ?
Ece: Evet, yazmaya asıgım ya ben, edebıyata, kıtaplara, pıyanoya, sanata...

Elif Başak: Evlilik hakkında ne düşünüyorsun ?
Ece : Bosanmıs bır aılenın cocuguyum, bu yuzden gercekten uzagım o konulara, o surecı, bosanmayı cok ıyı bıldıgım ıcın dusunmıyorum hem daha 14 yasındayım, cok cok erken bunları konusmaya.

Elif Başak: Senin gibi yazı aşıklarına ne tavsiye edersin ?
Ece: Asla bu ısı bırakmasınlar, bırkac defa bırakmanın esıgınden donen bırı olarak en buyuk tavsıyem bu. Yazmaya sıkı sıkı bağlansınlar.

Elif Başak: Elif Şafak ?
Ece: Icınde hep bır gızem olduguna ınandıgım o mukemmel kadın, tanısmak ıcın can attıgım, kendıme cok yakın buldugum o ınsan... Twitterda yazımı paylasarak beni cok sasırtan o cok kıymetlı yazar.

Elif Başak: Doğu Yücel ?
Ece : Hayatımın yazarı desem yerıdır. Idolum, abim gıbı gordugum o hayalperest adam ! Iyı kı onun 2 numaralı okuruyum, ıyı kı onu tanımısım. Ayrıca surprızını cok merak edıyorum ve eklıyorum kalemıne ve kendısıne hayranım !

Elif Başak: Yazmak dışında başka nelerle ilgileniyorsun ?
Ece: Muzıkle ılgılenıyorum, gıtar calıyordum, bılegımde bır rahatsızlık olustu sonra bıraktım, sınemayla ılgılenıyorum ucundan kıyısından, gazetecılık falan

Elif Başak: Sinema derken ? Senaryo falan mı yoksa izleyici olarak mı ?
Ece: Hem senaryo olarak hem de ızleyıcı olarak... Bır fılmı ızlerken kafamda senaryosu doner durur ve ızlerken bıle o senaryoyu kafamda degıstırebılırım zaten kendım de senaryo yazmaya basladım.

Elif Başak: Peki söz yazarlığı var mı ?
Ece: Eskiden vardı, şimdi çok çok az...

Biz bu röportajı yaparken çok keyif aldık, umarım siz de okurken keyif almışsınızdır...
Elif Başak'a tekrar çok teşekkür ediyorum, o benim İstanbul'da yaşayan ''ikizim'' ve bence geleceğin gazetecisi :)

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Bir Öykü

''Neden gidiyorsun ? Gitme, kal. Hem nereye gideceksin ? Ne var ki orada, ne var ki burada bıraktıklarından daha önemli ? Ailen burada, arkadaşların burada, ben buradayım... Her şey burada, herkes burada ! Yetmiyor mu bu sana artık ?'' dedi kız, oğlandan bir kaç adım geride duruyordu, oğlan ona bakmaya bile cesaret edemeden ''Sus !'' diye bağırdı, koşarak hareket saati gelen trene bindi, vagonlar arasında hızlıca dolaşarak buldu yerini, ağladığını belli etmemeye çalışarak ona en sallayan sevgilisine ''El sallama lütfen. '' dedi, dur işareti yaptı, kız ağlamaya devam ederek onun istediğini yerine getirdi, ona veda etmedi, onu hep bekleyecekti...
Tren gardan uzaklşatığı anda damla damla yüzüne inmeye başladı oğlanın gözyaşları... Cüzdanında, hemen ön gözde taşırdı sevgilisinin fotoğrafını, onu çıkardı, daha da çok ağladı böylece, hiç konuşmadı, hep sustu...
Ailesini düşünmeye başladı bir ara, ''Gara gelmeyin, sizden tek ricam bu.'' demişti ailesine, annesiyle, babasıyla, kardeşiyle vedalaşarak yola çıkmıştı...
Kız ise onunla tanıştıkları yere gitti, onsuz asla orayı sevemeyeceği yere; parklarına...
Bir banka oturdu, tüm fotoğrafları, mektupları, anıları boşalttı kutusundan... Onlara sarılarak ağladı o da...
Herkese gitmeden önce ''Beni lütfen bulmaya çalışmayın, zamanı gelirse eğer bir gün öğreneceksiniz neler olduğunu.'' dedi, herkesten öyle yapacağı hakkında söz aldı, onlara güvenmesi gerekliydi, o da güvendi...
Kız hıçkırıklarla yürüdü evine, gece oldu, kız hala ağlıyordu... Bir ara gözü saatine ilişti kızın, varmış olmalıydı gideceği yere...
Ailesinde de durum aynıydı, özellikle de kız kardeşi ve annesi ağlamaktan bitap düşmüşlerdi, baba daha metanetliydi, ailesini ayakta tutmak için de öyle olmak zorundaydı...
Gece gündüze döndü, oğlan büyük bir korkuyla kalktı yatağından, çantasını aldığı gibi hastaneye gitti...
Doktorunu buldu, yatış işlemleri yapıldı, tahlil sonuçları geldi, o gün ameliyat olabilirdi..
Oğlanın herkesi terk etme sebebi buydu, yıllardır hastaydı, ölüm riski çok fazlaydı, ölürse kimse üzülmesin istedi, iyileşirse kendisi gidecekti...
Herkese ayrı ayrı mektup yazmıştı, onları verdi hemşireye ''Ölürsem üzerindeki adreslere yolla.'' dedi, içinde ne yazdığını onun dışında kimse bilmiyordu...
Ameliyat saati geldi çattı, oğlan heyecanlıydı, ailesi, sevgilisi hala ağlıyordu, neden gittiğini düşünüyordu...
Ameliyata başladıklarından beri doğru gitmeyen bir şey vardı, düzelmiyordu bir türlü, hiç beklemedikleri bir anda kalp ritmini kaybetti doktorlar, geri getirmek adına her şeyi yaptılar, olmadı onu sonsuza yolladılar... Cenazesini almaya kimse gelmedi, doktorları bunu biliyordu, tüm işlemler buna göre yapıldı, mektuplardaki adresi ölürsem ulaşmak için kullanmayın diye söz almıştı ameliyattan önce, o yüzden de yalnızdı...
Hemşire oğlanın dediğini yaptı, mektupları yolladı...
Ertesi gün hem ailesi, hem sevgilisi o mektupları aldılar, açıp okumaya başladılar... İçinde ''Ben iyiyim, neden buraya geldiğimin hiçbir önemi yok, sizden tek ricam benim için ağlamamanız, sizi hep göreceğim, bunu bilin, hepinizi çok seviyorum.'' yazıyordu. O mektuba baka kaldı hepsi, o sırada cenazesi defnedildi, yalnızdı, tam istediği gibi...

Yıllar geçti... Hiçbiri unutamadı onu, izini aramadılar, öyle demişti çünkü... Ailesi, oğlanın sevgilisini kızı gibi kabullendi, o da onları ailesi olarak gördü... Birlikte gezmeye gittikleri günlerden biriydi, gittiler ama dönemediler, kaza yaptılar, hepsi birden hayatını kaybetti... Ölüm buluşturdu onları, birbirlerine anca öyle kavuştular... Sonsuza dek ayrılmadılar, onların ''mutlu'' sonu ancak böyle olabildi, ancak...

Blogum Dergisi

Ağustos önemli bir ay olacak benim için :) Doğum günüm, yeni yaş, lise dönemi gibi :) Ağustos'un ilk önemli aşaması ise ay başında çıkan Blogum Dergisi, içinde Elif Şafak-Siyah Süt yazım olacak, okumak isterseniz : blogumdergisi.blogspot.com

Ben Temmuz ve Haziran sayılarını okudum, çok sevdim, umarım siz de seversiniz :)

Bir de bu video var, tüm Ağustos sayısı yazarlarının isimlerini dergi çıkmadan blog adresleriyle buradan öğrenebilirsiniz :


Herkese iyi okumalar :)

Teoman-Uçurtmalar

Gece gece bir yazı yazmak istedim, bir şarkı hakkında; Teoman-Uçurtmalar hakkında...
Elif Şafak yazmış sözlerini, yine o duygusallığını koymuş ortaya, Teoman da şarkıyı seslendirince harika bir iş çıkmış, mükemmel bir şarkı olmuş Uçurtmalar..
Bunu anlatmak istedim, şarkı sözünde bulduğum, bulduğumuz bazı şeyleri söylemek istedim ama yapamadım.
En iyisi benim anlatamadığım her şeyi şarkı anlatsın, kendisi göstersin kendini...
Çünkü ne yazarsam içime sinmeyecek, biliyorum...



18 Temmuz 2012 Çarşamba

Mutluluk

14 yaşındayım, 1-2 senedir en büyük hayalim yazarlık... O hayalle açtım zaten blogumu da, başlangıç yapayım ucundan kıyısından diye...
2100 kişi aştı bloguma bakanların sayısı... Dergilere yazı yolladım, bazen reddedildi, bazen kabul edildi..
Ve en sonunda hayalime azıcık da olsa yaklaştım..
Yorumlar almaya başladım başkalarından, hep güzeldi, hepsi çok ama çok güzeldi...
Her yorumda apayrı bir mutluluk hissettim, gurur duydum...
Twitter'da blogumun adresini ''Hiç tanımadığım halde yaşıtım olan bu kızla gurur duydum'' diyerek paylaşan Elif Başak'la da tanıştım, hatta Elif Şafak'a öykü yazıyoruz beraber :) Onu facebookta paylaştığımda altında Gözde'nin o yorumunu da gördüm, onunla yazı üzerine sohbet ettim, Feyzanur'un görüşlerini dinledim yeri geldi, yeri geldi arkadaşlarımdan yorumlar aldım, en çok da öğretmenlerimin yorumuyla geliştim, özellikle de Türkçe öğretmenim Esra Öğretmen'in yorumlarıyla :)
Doğu Yücel'den de yorum aldım sonra :) Sordum yazılarımı nasıl bulduğunu, iyi bence dedi, ama daha özgün olmam gerektiğini de söyledi, o günden beri özgünlük konrtolünden geçer her yazım :) Ece Temelkuran'dan yorum aldım bir defa twitterdan... '' 14 yaşındasınız demek:) Kitapla ilgili yazdıklarınız için elinize sağlık o zaman. Teşekkürler en genç okuyucu!'' dedi hiç beklemediğim bir anda.. ''En genç okuyucu'' olmuştum :) İpek Ongun'la röportaj yaptım, Elif Şafak'tan mail almayı bekledim, Doğu Yücel'in 2 numaralı okuru oldum, onunla röportaj yaptım.... Bir gün geldi Elif Şafak'ın yazısında tweetim çıktı... Hepsi bu sene içinde oldu... Hepsi ayrı ayrı özeldi... Bir hayalim var benim, o hayal uğruna her şeyi yapabileceğim... Yazar olma hayali, hep dediğim gibi, çünkü yazmaya aşığım, yazmadan yaşayamayacağımı biliyorum, yazmayı deli gibi seviyorum... Çünkü biliyorum ki başka bir iş yapacak kadar becerikli ve istekli değilim :)
Şu yukarıda anlattıklarım bu hayalin sadece ama sadece başlangıcı... Devamının gelmesi dileklerimle, herkese çok teşekkür ederim :)

6 Temmuz 2012 Cuma

Yıldızlar

Yıldızları izlemeyi, onlara bakıp dilek tutmayı çocukluğumdan beri sevmişimdir. Bugün de bu sevgi üzerine annemi de aldım sahile geldim, yanımızda içecekler, şezlonga uzandık, seyrettik yıldızları...
Yine hayalperest birisi olarak hayal kurdum, hayal kurdukça dilekler tuttum...
Kulağımda yine kulaklık, kah Emre Aydın, kan Iron Maiden, bazen Sertab Erener, bazen Teoman dinledim, onlar eşlik etti bana neredeyse hep olduğu gibi...
Denizin kıyısında olunca denizin o gün yeni battıktan sonra gökyüzüyle olan ahengine de baktım uzun bir süre, öyle de kurdum hayallerimi... Gördüklerimi birer birer hafızama kaydettim, o maviliği, o sesleri, o duygularımı... 


Hep sevdim bu uyumu, hep... Beni oldukça rahatlattı yine, ne zaman bunu yapsam olduğu gibi... Sınav stresim var hala, hangi lise olacak, puan falan kafamın karışık olmasından dolayı oluşan bir stres aslında, ona da iyi geldi bu...


En çok kurduğum hayal, yazarlıktı; yazar olmayı hayal ettim hep olduğu gibi... Okurlarımla buluştuğumu, kitaplarımı imzaladığımı, röportaj verdiğimi...
Umarım olacak bir gün, umarım... İnanıyorum buna :)


Bu sene bitmeden yine gerçekleşsin bu aheng, lütfen...
Her şey güzel olsun, hayalim gerçekleşsin, stresim hemen bitsin, bugün yıldızlar sayesinde tuttuğum dilek de bu... 



4 Temmuz 2012 Çarşamba

Aşk ve Nefret Perilerim


Bir ses duyuyorum uzaktan. Belli bana seslendiği. Ama tanımıyorum sesi. Dediklerinin ilginçliği bunu bile umursamaz olmamı sağlıyor bir anda.  ‘’Ne olur uzatma şu kavgayı. Sevdiğini kabul et Emir’i ! Müge bak yalvarırım sana. Sen geleceğinden habersiz burada kendi burnunun dikine giderken ben olacakların hepsini görebiliyorum !’’
Neyi görebiliyordu ? O sesin sahibi kimdi ?
Ben bunları düşünene kadar bir dolambacın içine girdik bir anda. Her tarafta küçük kutular vardı. Üzerinde hayalleri yazıyordu insanların. Bu sefer bir önceki sesin daha kalınlaşmışı sesleniyordu bana ‘’Müge ! Bu sadece prova geleceğinde sen de orada olacaksın korkuların ve hayallerinle ! Ne olur inkar etme Emir’e olan hislerini !’’
Onlara neydi Emir’den ? Hem onlar Emir’i nereden tanıyorlardı ? Onu sevdiğimden nasıl bu kadar emin olabiliyorlardı ? Hepsi şu anda muammaydı.
Bunları gerçek zannederken çığlık atarak alarmımın sesiyle uyanıyorum. Saat 08.35 olmuş ! Hangi ara alarmım çaldı da duymadım ? Kesin o gördüğüm rüya yüzünden… Hem o rüya da neydi öyle ? Emir falan. Bana ne mesaj yolluyordu bilinç altım ? Neyse. Şimdi bunları düşünecek değilim. Zaten işe geç kaldım.
Hemen ışık hızıyla hazırlanıyorum. Üstüme palas pandıras bir şeyler giyip çıkıyorum. Dün de giydiğim siyah kumaş pantolonum, beyaz gömleğim ve kırmızı ağırlıklı aksesuarlarımla çok da kötü görünmüyorum sanırım. Şansıma da yollar açık. İşe azıcık bir gecikmeyle yetişiyorum. Tüm gün boyu düşünüyorum sabah çığlık çığlığa uyanmamı sağlayan o rüyayı. Sanırım ben aşığım da anlamıyorum. Ama sanıyorum. Hiçbir fikrim yok. Sonradan fark etsem de fark ediyorum işte. Onu her düşündüğümde kalbim deli gibi atıyor. Kendim olmaktan çıkıyorum. Emir’i seviyorum işte demek istiyorum onu da diyemiyorum. Daha sonra ‘’Yok canım ya ne sevmesi saçmalama Müge !’’ demek istiyorum o da olmuyor. Emir benim eski iş arkadaşım. Hala da görüşüyoruz onunla. Eskiden ondan hoşlanırdım tamam kabul ediyorum ama işin bu raddeye geleceğini, bilinç altıma kadar ineceğini hiç de düşünmeden. Böyle 10 günüm geçiyor. Her gün başka bir rüya görüyorum. Çığlık çığlığa uyandırıyor beni teker teker her biri. 10 günün sonunda kararımı veriyorum ve Emir’i arıyorum sesimin nasıl çıkacağını hiç hesaba katmadan daha yeni bir rüya şokuyla uyanmışken.
‘’Alo Emir ! Ben Müge. ‘’
‘’Aaa alo Müge. Nasılsın ? Sesin çok iyi gelmiyor ? Ne oldu, bir sorun mu var ?’’
Beni bu kadar merak etmesi hoşuma gidiyor sanırım. Tam bunu anlamaya çalışırken cevap vermeyi unuttuğumu, ne kadar daldığımı Emir lafa girerek hatırlatıyor;
‘’Müge orada mısın ? Ya bir şey mi oldu sana hayırdır ?’’
‘’Emir seninle konuşmam lazım.’’
‘’Tamam konuşalım. Bugün uygun mudur ?’’
‘’Kesinlikle ! Tamam nerede ? Saat kaçta ?’’
‘’Bizim kafeye gelsene. Bir saat sonra orada buluşup kahvaltı yapalım.’’
‘’Tamam Emir. Orada olacağım. Çok teşekkürler.’’
‘’Önemli değil Müge. Görüşürüz’’
‘’Görüşürüz’’ diyerek kapatıyoruz telefonları. Tam 1 saat sonra kafede oluyorum. Emir’i de hemen buluyorum. Bir merhabalaşma faslından sonra siparişlerimizi veriyoruz. Sonra soruyor o da zaten o kilit soruyu;
‘’Müge sana ne oldu ?’’
‘’Hiç. Hiçbir şey.’’
‘’Emin misin ?’’
‘’Değilim.’’ gerçekten de emin değilim zaten.
‘’Müge ne oluyor söylesene !’’
‘’Her gece rüyamda sen ve senin hakkında şeyler görüyorum. Seninle görüşmeyeli kaç hafta oldu seni unutamadım. Bilinç altımdan seni atamıyorum. Her saniye seni düşünüyorum. Olan bu !’’
‘’Ne !? Müge ne diyorsun sen ?’’
‘’Olan bu Emir. Sanırım sana aşığım.’’
‘’Ne diyeceğimi bilemiyorum.’’
‘’Haklısın Emir. Sonuçta biri sana pat diye aşık olduğunu söyledi. Seni anlıyorum.’’
‘’Bak Müge seni üzmek istemem ama…’’ dediği anda ağlamaya başlıyorum. Durduramıyorum kendimi. En sonunda son gücümle ‘’Devam et Emir.’’ Diyorum. O da devam ediyor.
‘’Bak Müge. Ben Deniz’le nişanlıyım           .’’
Arkama bakmadan oradan uzaklaşıyorum. Emir’in bağırmasına kulak asmadan. İnsanların bana bakışlarını görmeden. Emir’in beni sürekli aramasını yok sayarak. Eve geldiğimde daha bir rahatlamış hissediyorum kendimi. Sanırım o rüyalardan kurtuldum diye düşünüyorum öyle de oluyor. Bir süre geçiyor. Aşağı yukarı bir hafta kadar. O daha iyi olan Müge’den eser kalmıyor. Sürekli ağlıyorum. Susuyorum. İşe kaçta gittiğimi nasıl gittiğimi hiç umursamıyorum. Bir anda değişiyorum. Bambaşka bir Müge oluyorum. Bu sırada Emir de beni aramaya devam ediyor. En sonunda dayanamadan açıyorum telefonu;
‘’Ne var !? Beni rahat bıraksana sen !’’
‘’Müge bir haftadır gözüme uyku girmiyor’’ diyor ses. Ağlamış belli. Neden ağlıyor bilmiyorum. Vicdan azabı desem ? O da değil. Eminim.
‘’Amacın ne ?’’ diyorum. Bunu cidden merak ediyorum.
‘’Müge konuşalım mı ?’’
‘’Neden ?’’
‘’O zaman senin diyeceklerin vardı. Şimdi benim’’ diyor biraz ukala biraz mahcup biraz da utangaç geliyor bu sefer sesi.
‘’İyi tamam.’’
‘’Nerede buluşalım ?’’
‘’Bize gel evi biliyorsun.’’ diyorum doğru mu yanlış mı hiç ama hiç hesaba katmadan.Ama umurumda değil. Dışarı çıkacak halim yok.
‘’Tamam geliyorum’’ dedikten sonra telefonu kapatıyoruz o da yaklaşık 10-15 dakika sonra zili çalıyor.
‘’Müge !’’ diye bağırarak boynuma atlıyor bir anda. Neler oluyor anlayamıyorum.
‘’Ben o gün Deniz’le nişanlıyım’’ dedim. Onu seviyorum demedim.’’ diyor.
‘’Ne !?’’ diyorum ve ekliyorum; ‘’Deniz’le nişanlısın ve bana mı aşıksın ?’’ diyorum. Başını evet dercesine sallıyor. Parmağını gösteriyor bana. Yüzüğü yok. ‘’Yani ?’’ diyorum. ‘’Bundan bir anlam çıkarmamı mı bekliyorsun’’ gibi bir şey bu ‘’Yani’’. ‘’Yanisi şu sevgilim diyor; Deniz’le nişanı attık !’’
‘’Benim yüzümden mi ?’’ diyorum
‘’Hayır. Deniz istedi’’ diyor.
‘’Pişman mısın ?’’ diyorum. Ona da ‘’Hayır.’’ Diyor sonra anlatıyor olanları birer birer. Baştan beri anlıyormuş Deniz zaten aralarında bir sevgi bağı olmadığını. Başka birisi mi var demiş o gün bizimki de evet demiş. O da tamam demiş ayrılmışlar. Deniz hala mutluymuş da. Bu haber hoşuma gidiyor. Birlikte çok güzel bir gün geçiyoruz. Her günümüz gibi. Artık her gün birlikte vakit geçiriyoruz. Mutlu oluyoruz birlikte. Eğleniyoruz. Herkes fark ediyor bendeki değişimi bir anda. Kendime daha çok bakmaya daha bir saf saf ‘’Geldi bahar ayları, gevşedi gönül yayları.’’ Havasında dolaşıyorum etrafta. Böyle böyle tam 2 yıl geçiyor. Evlenme teklifi ediyor bana Emir. Kabul ediyorum. Kız isteme töreniydi, nişandı, düğün alışverişiydi, gelinliği, damatlığı derken o gün geliyor çatıyor. O rüyamdaki sesi tekrar duyuyorum. Daha doğrusu sesleri Etrafıma bakıyorum. Onu göremiyorum. ‘’Sınavı geçtiniz Müge !’’ diyor ses tekrar. Ama ikisi birden. ‘’Ha !?’’ diyorum şaşkınlıktan yine ikisi birden anlatıyor; ‘’Aşk bir sınavdır Müge. Zorlu bir sınav. İki ayrımı vardır. Ya söylersin hislerini senin gibi. Ya da susarsın. Sen sınavdaki o ayrımı geçtin Müge ! Söyledin ona onu sevdiğini.’’ Şaşkınlıktan kalakalıyorum. Üstümdeki gelinlik, gelin odasındaki tuvalet masasının önündeki o sandalyeye bir anda kendimi bırakıyorum. ‘’Nasıl yani ? Söylemeseydim…’’ dediğim anda yine ikisi birden konuşmaya başlayarak sözümü kesiyorlar. ‘’Müge eğer ki söylemeseydin senin için iyi olmazdı. Tam bundan 2 sene önce de dediğim gibi korkularınla ve hayallerinle orada olacaktın! ‘’ diyor. Yine anlamıyorum. ‘’Orası neresi ?’’ diyorum. Kızıyor bana biraz. ‘’Bilmen gerekmez !’’ ‘’Tamam diyorum usulca peki siz kimsiniz ?’’ ‘’Biz aşıkların aşk perileriyiz. Onları sınarız hep böyle sınavı geçemezlerse ise onların aşk perilerinden nefret perilerine dönüşürüz, onların içine girerek onları kemirir, hayatlarını mahvederiz’’ diyor o sesler. Ve ekliyorlar ‘’Biz artık sizin aşk perileriniziz hep mutlu olun. ‘’ diye ekliyorlar. ‘’Teşekkürler.’’ Diyorum hala şoktayken. Tam o sırada Emir geliyor ‘’Hazır mısın ?’’ demek için. ‘’Evet’’ diyorum ve aşağıya iniyoruz. Annelerimizin mutluluk gözyaşları ve herkesin neşesi içinde aşk perilerimizle birlikte mutlu olacağımız bir hikayeye adımımızı yeniden atıyoruz…

30 Haziran 2012 Cumartesi

Elif Şafak'ın ''Güneş Parçası''

Elif Şafak'la tanışmam İskender'le olmuştur aslında kitap olarak, kitabın kapağı kapandığı anda apayrı bir yakınlık hissetmiştim kendisine.... 13-14 yaşındaydım... Şimdi daha da çok arttı o yakınlık, röportajlarını okudukça, kitaplarını teker teker okudukça...
Kitabı hakkında iddialar atıldı, asla inanmadım onlara, benim bildiğim Elif Şafak asla yapmazdı bunu ! Hep arkasında durup, öyle konuşmalar geçtikçe onu kollamaya çalıştım kendi çapımda...


Yazarken metal tarzı müzik dinlediğini söylediğinde çok şaşırdım, Eyüp Can'la olan evlilik teklifi diyaloğunu okuyunca daha da şaşırdım, çok etkilenmiştim... Hep şaşırtan biriydi beni aslında Elif Şafak :) Ankara imza günü olsun diye bekledim, hala da bekliyorum açıkçası... 


Türkçe Öğretmenim sayesinde daha çok arttı sevgim, mail bile yazdık doğum gününde Elif Şafak'a, ona ulaşmam için cevap gelmese de okuduğunu umuyorum açıkçası :)
Daha sonra yine Türkçe Öğretmenim Esra Öğretmen sayesinde Elif Şafak'ın twitter hashtag'ini gördüm, #yeniyildaben hashtagiydi bu...
Seçilme umuduyla değil, içimden gelerek yazdım, şansımı denedim ve oldu ! 1 Ocak günü telefondan yazımı okuyunca yüzümü bir gülümseme kapladı, babama gösterdim hemen, gittik gazete aldık, tüm gün ona baktım durdum :) 
Hep apayrı bir enerji yayan insanlar vardır ya, onlardan biri Elif Şafak oldu benim için aslında... 
Öyle öyle derken...


Şemspare'nin çıkacağı tarihi duyduğum annemi aradım ''Ankara'dan gelirken hemen al bana getir!'' Elif Şafak'a karşı olan sevgimi ve hayranlığımı bildiği için sevinerek ''Tamam''dedi, gelirken de getirdi kitabı.
Kitapla ilk tanışmamız için heyecanlıydım, annem gelene kadar sürekli Elif Şafak'ın twitter hesabından paylaştığı kapağa bakıyordum, arka kapak yazısını okuya okuya ezberlemiştim...
Annem gelir gelmez hasret giderdik ilk önce, sonuçta tatilimize o da katıldığı için mutluyduk, sonra ''Kitaplarım nerede benim ?'' diye diye aradım, o da ''Dağıtma oraları !!!'' diye söylendi bana tipik üslubuyla :) Baktı heyecanlıyım, çıkardı verdi kitabı, direk içindekiler kısmına atladım, bir hayalkırıklığı oluştu.... Heyecanımın yerini o aldı... Çünkü gözüm o 'Yeni Yılda Ben, Yeni Yılda Biz' yazısını aradı Elif Şafak'ın, görememek bir an olsun o duyguyu hissettirdi bana, Elif Şafak'ın başlattığı hashtag ile tweet atıp onun yazısında 1-2 cümle de olsa yer almıştım, bu benim için çok önemliydi..
Sonra gözüm yazar olma hayaline sevdalı biri olarak 'Türkiye'de Yazar Olmak' yazısını aradı tekrar İçindekiler kısmında, buldum onu, hayalkırıklığı dindi hemen :) Aldım okumaya başladım, her yazı yazdığında okusam da Elif Şafak'ı daha farklı duygularla okudum, birkaç defa okudum hatta, internette yaptığım gibi...

Arka kapağa geçtim yine, bakakaldım ilk sefer olduğu gibi 'Gönülden yazılmış her roman, her hikaye, her kelime bir  şemsparedir... Güneş parçası...' kısmına, düşündüm, Elif Şafak'ın yazıları , onun Şemspare'si aslında ! Kitabı yeniden aldığımda da yine o duyguyu hissettim, o sıcaklığı, içindeki 'Güneş Parçası'nın sıcaklığını hissettim kitabı her elime aldığımda...

O şemspareyi her sayfada içime doldurarak devam ettim okumaya, her yazıda büyülendim, Kutlukhan Perker'in çizimlerine baktıkça tekrardan okudum, resimlerle bağdaştırarak... Kutlukhan Perker'i de tebrik etmek lazım... Gerçekten çok başarılı bu konuda !

Kapağa baktım yine, Şemsiyelerle doluydu, Şems doluydu kitap, Aşk geldi aklıma, onun da yeri ayrıdır ama hiç öyle hissettirmemiştir bana, hikayesi hoşuma gitmiştir, daha farklıdır diğer Elif Şafak kitaplarından...
Kapağa da baktım yine bir süre... Yine harikaydı, İskender'in yeri daha ayrıydı tabii...

Kitap bitse de onun hakkında daha farklı bir yazıyı daha sonra yazacağım, bunu içimden geldi de yazdım ama siz bence gidin ve alın Şemspare'yi, tanışmadıysanız bir de Elif Şafak üslubuyla tanışın, bence çok sevecek, hayran kalacaksınız :)

24 Haziran 2012 Pazar

Gitmek-Kalmak

Gitmek mi zor kalmak mı ?
İkisi de zor aslında, yerine göre, durumuna göre her ikisinin zorluğu da...
Birinde kalıp çekmek var acıyı, diğerinde arkada kalacakları düşünmeden bırakıp gitmek...
Her şeyi bir anda toparlamak ve o kapıdan çıkmak...
Her ikisi de ağır bir yük, yüreğe oturacak cinsten ağır, bir daha kalkmayacak kadar...

Birini bırakıp gitmek mi daha kolay, yoksa birine katlanmak mı ?
Birini bırakıp gitmek daha kolay gibi gelir aslında ama bıraktığında nereye gittiğin de çok önemlidir, birine katlanmak bazen daha kolay gibi gelir hiç istemesen de...
Mebcurendir bu da hayattaki bir çok şey gibi, isteklerin belirleyici değildir kararlarında, sıkıntı da orada başar, bunun üzüntüsü de eklenir sana... Sanki yükün hafifmiş gibi.

Birini sevmeye çalışmak mı daha iyidir, birinden nefret etmeye çalışmak mı ?
Zamanına göre ikisi de gideceksen eğer nefret etmeye çalışmak bence, en azından kolay kopabilmek için oradan, kalacaksan sevmeye çalışmak, alışmaya çalışmak... Hayatı daha da zindan etmemek kendine...
Hissetmek en azından bir şeyler, hissettiklerinle yetinmek...

Budur aslında iyi olan, olanlar... 
Her şeyi duruma göre belirlemek; hislerini, olacakları, geleceğini...
Her şeyi en iyi olacak şekile göre düzenlemek...
Hayat böyle biraz daha kolay, biraz daha...
Ama bu yüke göre o bile güzel, her zaman...

23 Haziran 2012 Cumartesi

Yolculuk Üzerine, Yine...

Yolculuk başladığı anda, yolların hepsini bir veda bulutu kaplar, her bulut kendi içinde ''elveda'' der birbirine...
Tam da yolculuğun asıl temeline yakışanı yapacak şekilde...

Arkada kalan ne varsa onlardan izleri taşır bulutlar, yollar, yolcunun gönlüne konar her bir veda sözcüğü, bir burukluk kendi içinde oluşur, yolculuğun kasvetiyle birleşir...
Bazen öyle anlar olur ki, yolculuğa çıkacakken bir ceket bile fazla gelir size, kendi içinizde yükünüz o kadar fazladır ki kendi ceketinizi bile taşıyacak yükünüz olmaz...
Bazen ''her bir veda, yeni bir başlangıçtır.'' dercesine toplarız elimizde ne varsa, duygu seli oluşturduğumuz yolda ilerleriz, yolculuğun elvedası bizim neşemizdir adeta...

Herkesle bölüşülen yolculuklar vardır, genelde hep onları yaşarız aslında, yolu birlikte aşarsınız, birlikte aynı duraktan kalkıp aynı durağa gelirsiniz ama her biriniz farklısınızdır kendi içinizde, kendi yolculuğunuzdur sizi farklı kılan, sizi farklı kılan bulutun size ''elveda'' deme şeklidir aslında...

''El sallayış'' da bir yolculuk temelidir aslında bakıldığında, bazen geride sizin yolunuzu gözleyecek olan kişi kimi zaman elinde su ile bekler ardınızdan dökmek için, kimi zaman sadece el sallamak için oradadır, bazen de yalnızlıktan hiç bilmediğiniz yerlere el sallarsınız, yalnızlığınızı kendinize bile söyleyemediğinizden....

Yolculuk bir düşünme yeridir de aslında, molaları sizin de hayata dur deme şekliniz gibidir, ne çok sık gerçekleşir bu durum, ne de kişileri sıkıntıya düşürecek şekilde...
Her şeyi düşünebilirsiniz o anda, yolculuğun temelinin dışına çıkmadan ama...

Yolculuk bu, her şey bir temele bağlı olsa da bireyden bireye değişen bir süreç...
Adı aynı, etkiler farklı...
En azından şimdilik, vedalar halen hayatımızdayken...

Yolculuk

Yolculuk....
Bir yanı hep belirgin olsa da bir yanı hep muamma olan kelimelerden aslında...
Bir yanı hep ''gitmek'', ''uzaklaşmak'' iken, diğer yanı hep silik, tozlu, buğulu...


Duruma göre buğu orada beliriyor, toz orada daha çoğalıyor bazen de duruma göre siliklik kalkıyor yerini berrak bir tanım alıyor...
Duruma göre de bir bavul yetiyor kimi yazman yolculuğa, kimi zaman üstümüze alınan bir ceket bile ağır geliyor, çünkü yükümüz baştan ağır oluyor...


Sadece sana kattığı anlamlarla kalmıyor da...
Giderken mutlaka bir bıraktığın oluyor arkada, ona da izlerini yolluyor arkadan, sen yola uzun uzun bakıp derin hayallere giderken, arkada kalanlar senin arkandan bakabiliyor sadece.


Varacağın durak neresi olursa olsun yolculuk başlı başına dertli bir şeymiş gibi görünüyor bazen, kasvet dolu, sıkıntılı... Bazen de içinin güneşinin aydınlatabildiği her şey görünüyor gözüne, onlarla çıkıyorsun yolculuğa, yolun uzunluğu asla fark etmiyor o anda sana...


Yolculuk...
Ne olursa olsun hep bir ''el sallayış'' var gittiğin yerden, bir elveda var istesen de istemesen de onun altında yatan...
Ne olursa olsun bir hüzün var vedadan gelen...


Molaları da var, sen yolculuk yaparken olmasa da kendi içinde var molaları...
Yolculuğun temeli zaten bu değil mi?
Molaları hep düşünme amaçlı aslında, otobüsteki ihtiyaç molası gibi değil...
Yolculuğun verdiği tüm hisleri düşünme molası...


Böyle düşününce gitmek de zor bir yerden, yolculuk etmek de ama bazen de mutluluktur yolculuk...


Sevdiğinin sıcacık kollarına gitmek, ona varmak, hasreti sona erdirmek...
Bazen de bir hayale uzanmaktır aslında yolculuk... 


Kimi zaman bir araç kullanmasan da alemler arası, kendi içinde çıkmak o yolculuğa...
Asla temelini asla sarsmadan...
Sadece alemleri tanımak, dalmak, kaybolmak adına uzaklaşmak, yok olmak...
Bir aleme dalmak, öbür alemi unutmak...


Yolculuk...
Her moda, her duruma uyan bir kelime...
Bir çok anlam var içinde, her türlü olaya anlam katan...
Bazen suskunluk yaratan, bazen mutluluktan havalara uçuran...


Yolculuk...
Hep labirent gibi aslında, odadan odaya gitmek bir anlamda...
En azından şimdilik, hala hislerimizi kaybetmemişken, onlar bizimleyken...

21 Haziran 2012 Perşembe

Mavi Bir Kızım Ben

Mavi bir kızım ben, elinde hep kalem tutan, hep yazan...
Hep seven dünyayı, insanları, hayatı... Hiç nefret etmemeye çabalayan...
Edebiyat'ın rengini mavi olarak gören, yazdıkça yazası gelen, okudukça okuyan...
Hisseden sürekli, başka alemlere dalan, sürekli hayal kuran...

Mavi bir kızım ben, en büyük hayali yazar olmak olan, bu hayale sımsıkı bağlanmış, bu hayale sürekli odaklı yaşayan...
Müziği yanından hiç eksik etmeyen, yazı yazarken belirli müzikler dinleyen, müzik dinledikçe daha çok üreten...
Hayal kurduğunda bir daha gerçek dünyaya dönmesi zor olanlardan, hayalperest bir mavi kızım ben...

Kaçak Düşünceler'iyle hep barışık olan, onları kaçtıkça kovalayan, ''Söz uçar, yazı kalır.'' sözüne uyarak o kaçan düşünceleri hep yazıya döken...
Bir gün idolleri gibi bir yazar olacağına hep inanan, o kitapçının rafında kendi kitabının olacağını olduğunu, kendi imza gününü hayal eden...

Mavi bir kızım ben, kelimelere tutkuyla, aşkla bağlanmış olanından, o tutkuyla hep yaşayan...
Yazısına gelen yorumları hep özenle dinleyen, yazısı her beğenildiğinde içi içine sığmayan...
Bir gün sinema salonunda senaryosunu yazdığı bir filmin gösterileceğini düşünen, kendine bir türlü asıl üniversitede okuyacağı mesleği bulamamışından...

Mavi bir kızım ben, şu anda en iyi bildiğim şey yazmak, hislerimi kelimelerle buluşturmak, kulağıma çalınan bir müzik eşliğinde...

Mavi bir kızım ben, hep ürettikçe sevinen, yazmanın kendisine kattığı değeri hep bilen, o değerle yaşayan...

Mavi bir kızım ben, yazmaktan hiç ama hiç vazgeçmeyecek olanından...

14 Haziran 2012 Perşembe

Yazar Olmak İstiyorum

Bir hayalim var benim; kelimelerle her şeyi anlatabilmek...
Bunu başaran bir yazar olmak, şu ana kadar en iyi yaptığım işi yapmak; yazmak...
Sürekli hiçbir şeyi umursamadan dolaşıp yepyeni ilhamlar aramak...
Kitaplarımın, kitapçıdaki bir rafta bulunması mesela, onu okumaları insanların, okudukça onların yorumlarını dinlemek, o yorumlarla gelişmek...
İmza gününde, orada, burada okurlarımla birlikte olmak, yazdıkça yazasımın gelmesi mesela.
Bilgisayarımı önüme almak, sürekli üretmek, ürettikçe hissetmek, ya da kağıt kalemle her türlü düşüncenin arkasını kovalamak. Bir şarkıya sürekli takılıp kalmak, onda kaybolmak, senaryo da yazmak, roman da çıkarmak, biraz aşırıya kaçmak şu yazı konusunda, kendimi biraz fazla kaptırmak, biraz kendimi fazla soyutlamak istiyorum dünyadan çünkü yazdıkça yazarım ben, biliyorum kendimi, ne olursam olayım, mesleğim ne olursa olsun, istersem okul birincisi olayım yine de yazmak, yazar olmak istiyorum ben, bunu da biliyorum, bunun için çabalıyorum.
İdollerim, örnek aldığım insanlar gibi edebiyat dünyasına önemli katkıları olan, beğenilen, kalemi güçlü, ilgisinin, okurlarının yorumlarının hakkını veren bir yazar olmak istiyorum, özgün, üretken ve sağlam bir kalem olmak, her şeyi bilebilmek istiyorum, üzerinde çalıştığım yazıları bitirmek, her yazdığımı paylaşmak, kalıcı eserler ortaya koymak istiyorum, ben en önemlisi hayallerimin hepsini gerçekleştirmeye inanmamı sağlayan tüm hislerimle beraber bu yola daha sağlam adımlarla basmak, bir yazar olmak istiyorum...


Düşlerim bir an önce gerçekleşsin istiyorum...

Yazmak

Yazmanın doğasında var yeni bir birey yaratmak, üretmek, imkansız kavramını unutmak...
Kafanda oluşan yen bireyleri, kanlı canlı birer insanmışcasına, ilk önce kendin kabullenmek, sonra kaleminle onu başkalarına anlatmak...
Yazının temeli hep sorgulamak. Her kapıyı açmaya çalışmak, yazmayı artık yaşam şekline dönüştürmek...
Eski yazılarını buldukça kendine inanamamak, her yazdığında kendini uçuyormuşcasına özgür hissetmek. Yazının kanunu yalnız kalmak, kendi içinde odalara bürünürken, bir yere kadar hep yalnız olmak, çevrendekilerden soyutlanıp yeni bir evren yaratmak kendine, yanına yalnızca yazarken kullanabileceğin şeyleri alıp bir yolculuğa çıkmak...
Bir şarkıdan iham almak bazen yazının bilinmezliği, bazen bir sözden, bazen bir kitaptan belki de bazen bir tablodan... Nereden ilhamın geleceğini bilmemek, kavrayamamak en gizemli kısmı da bu aslında işin, bazen kendi yazdığın yazının bile nereye gittiğini çözememek... İpleri tamamen yazının eline bırakmak, sen onu değil, o kendini yazıyor, sen sadece onu sayfalara geçiriyormuşsun gibi davranmak...
Hissetmediğin, tanımadığın duygular keşfetmek, onları anlatmak bazen... Bazen de gecenin bir yarısı her şeyi bırakıp bir hayale dalmak, kalemi elinden düşürememek...
Her yazan insanın diyeceği gibi aslında yazmak ''nefes almak''. Bazen sırf ilham ondan geliyor diye bir şeye takılıp kalmak aslında bazen yazmak, her türlü fedakarlığı onun için yapmak, karşılığı sorgulamadan çalışmak, çabalamak... Yeteneği bir kenara bırakıp emek vermek, sonra onu yetenekle ve hislerle birleştirmek, hep bir hayale doğru koşar adım ilerlemek, o tempoyu devam ettirmek, hatta arttırmak için her şeyi yapmak yazmak...
Bazen onunla bile bir şey anlatamamak, her türlü dünyayı onda bulmak, bir kaçış yolu haline getirmek onu, hep aranda onunla bir bağ ile gezmek, ona tutkuyla, aşkla bağlanmak yazmak...
Görülmeyeni görmek, duyulmayanı duymak, hissedilmeyeni hissetmek ve en önemlisi bunları anlatabilmek...


Yazmak işte bu yüzden hayat gibi, nefes almak gibi, o o yüzden hayatımızın en mühim parçalarından ve o o yüzden bu kadar zor ve güzel...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Bugün

Her yer daha değişik sanki bugün...
Herkes daha telaşlı, dünya daha hızlı, herkesin içinde bir öfke var belli belirsiz içini kemiren.
Sanki bugün her şey olağan dışı, monotonluktan sıkılmanın doruğundayız adeta.
Bugün daha nefret dolu insanlar, daha az sevgi var içlerinde.
Daha hızlı tüketmişler her şeyi
İçlerinde kalanlarla yetinmek bugün daha zor sanki herkese...
Sanki herkes bugün ortaya dökmüş düş kırıklıklarını, hayatında, geçmişinde ne varsa hesap sormaya çalışıyor...

Bugün daha garip bakıyor bana dünya, o hep alışık olduğumuz ''denge'' daha değişik.
Artık bu olanların suçu daha çok ''havalara'' yükleniyor sanki, daha çok bahaneler arkasına saklanıyoruz sanki bugün, kaçacağımız kişiler artmış gibi...

Herkeste bir ağırlık var atamadığı, kurtulmak istediği bir yük var sanki. Hep ''gelecek bir gün gelecek'' der gibi beklediğimiz günleri artık iple bile değil halatla çekiyoruz yaşamımız içine katmak için, sanki bugün diğerlerinden farklıymış gibi...

Bugün herkes daha değiştirmiş kendini ''Değişmeyen tek şey değişimdir.'' sözüne inat gibi herkes bırakmış kendi huylarını, yeni huylar edinmiş...

Bugün herkes farklı dertler edinmiş kendine, kendini unutmaya çalışmış, bugün daha farklı kişiler gibi düşünmek, yaşamak istemiş sanki herkes...
Hep istedikleri hayatı yaşayanlara özenerek bir şey olmayacağını anlamış, başka insanlar gibi olmaya çalışmışlar sanki, bunu başarmış gibi davranıyorlar adeta...


Herkes içinde ne varsa atmak istiyor belli ama kimse yapamıyor bunu, çünkü herkes biliyor; kim olursak olalım asla kalbimiz ve ruhumuzdan kopamayız, onlar hep bizi yansıtır...

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Hemen

Hemen sınavlar bitse, bir yük atsam üstümden...
Özgür olsam bir süreliğine
Hemen tatil gelse, kitap, müzik, deniz üçlüsü oluştursam kendimce.
Vakit bulamadığım, sınavlar yüzünden okuyamadığım kitapların hepsine başlasam.
Yeni müzikler arasam mesela, her gün yazı yazsam durmadan.
Hemen gelse şu yaz
Ama güzel gelse,
Eğlenceyi mutlaka ve mutlaka yanına alarak yani
Hemen bitse şu sınav yorgunluğu,
Üç yıllık stresi hemen atsam üzerimden,
Dilediğim gibi, çözülecek testleri umursamadan gezsem mesela,
Kafamda ödev olmadan, son gün derdim olmadan,
Hemen geldiği gibi hemen de bitmese şu yaz,
Doyana kadar, bıkana kadar devam etse
Hayallerim gerçek olsa mesela,
Kaçırdığım konserlere gidebilsem,
Gitara yeniden başlasam, hayalini kurduğum gibi, en azından bir repertuar oluşturabilecek kadar parça bilsem.
Hep hayalini kurduğum gibi yaratıcı yazarlık dersi alsam,
Sevdiğim şeylerin hepsini yapsam.
Edebiyatla, müzikle dolsam.
En azından yarım yamalak kalmış yazılarımı tamamlasam...
Hemen gerçek olsa keşke tüm bunlar, hemen gelse keşke bunları yapabileceğim zamanlar...

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Başlıksız Yazı.

Şu anda neden bu yazıyı yazdığımı bilmiyorum.
Tek bildiğim yazı yazmak beni rahatlatıyor, her geçen gün daha çok seviyorum kelimeleri.
Kendimi en iyi yazarak ifade ediyorum.
Kendimi geliştirdiğim en iyi yer burası.
Yazdıkça daha çok barışıyorum hatalarımla. 
Kendime söz verdiğim gibi hayallerimle daha yakınlaşıyorum böylece.
Daha çok idealim oluyor geleceğe dair.
Fikirlerimi bu şekilde daha rahat ifade ediyorum.
Yazdıkça kendimi daha iyi tanıyorum.
Çevremi de...
Kendimi buluyorum kelimelere baktıkça.
Her şey daha anlamlı geliyor.


Artık yazı yazmak hayatıma öyle bir şekilde oturmuş ki her şeyi yazarak çözüyorum.
Yazmazsam kaybedeceğim gibi geliyor.
Sürekli yazıdan güç alıyorum.
Ne olursa yazıyorum.
Mutsuzluğumu da, mutluluğumu da, şaşkınlığımı da...
Her şey daha kolay anlam buluyor sanki yazdıkça.
Ne varsa daha rahatça anlatıyorum.


Sürekli yazmak istiyorum, sürekli...
Kendi sınırlarımı zorlayarak kendimi tanımak istiyorum.
Her şeyi daha çok anlamlandırmak istiyorum...


Ama hala neden bu yazıyı yazdığımı bilmiyorum....

1 Mayıs 2012 Salı

İnsan Hayal Kurdukça Özgürdür.

Ben hissettikçe, hayal kurdukça, hayallerime daha da bağlandıkça özgürüm.
Zaten hayal kurdukça her şeyin engellerini aşarsın, hayal kurdukça daha anlamlıdır hayat, hayal kurdukça daha pembedir her şey, ya da sen hangi renk dersen...

Hayal kurmak öyle bir şeydir ki insanı yeniden doğmuşa çevirir resmen, o kadar saf ve temiz olursun.
Yapamadığın her şey orada gizlidir.
Gidemediğin her yer.
Tanışamadığın herkes.
Ulaşamadığın her ne varsa.. Her şey oradadır.
Seni bekler öylece, kucak açar sana.
Hayatının daha anlamlı, daha özgür olması için elinden gelen her şeyi sana sunar, onu sen değerlendirirsin.
Hayalinde istersen batman de olabilirsin, başka bir çizgi film karakteri de...
Hayali gezegenine de gidebilirsin, hayali arkadaşınla oyun da oynayabilirsin, hatta onunla film izleyip, izlediğin filmin içinde bile dolaşabilirsin.
Yepyeni bir dünya da yaratabilirsin kendine; istersen barış dolu, istersen sevgi...
Sen ne istersen o vardır senin hayallerinde, sana kimse engel olmaz, olamaz....
Tabularını yıkarsın dünyanın, kurallarını eğer istersen sen koyarsın, istemezsen de kurala bile gerek yoktur...
Orası sana ait olan tek yerdir. 
Sadece orada bir tek sen varsındır.
Sadece orada nereye gidersen git kimse görmez seni.

İnsan hayal kurdukça daha mutludur, bir şey başarmıştır kendi kendine.
Yeni yerler keşfetmiş, yeni yerler, bireyler 'yaratmış'tır tek başına.


İnsan bu duyguyu bir kez hissetmeye görsün, bir daha asla vazgeçmez bu duygudan.
Hep hayal kurar, hep...


Günler geçer, mevsimler geçer, yıllar geçer hangi yaşta olursa olsun hayal kurar. 
Belli bir yaşı yoktur çünkü hayal kurmanın, 7'den 70'e herkes içindir.


Hayal kurdukça, güzel hayaller peşinde bir maceracı olursun, herkese, her şeye inat...